4 Eylül 2008 Perşembe

Aziz Yardımlı - "Bir Japon Dosta Mektup" çevirisine ön not

İnsanın bilme yetisi belirli kavramları kullanma yetisidir. Kavramların nesnel olgusallık karşısında sınırlı, yeterli, uygun vb. olup olmadıkları sorusu bir yana, doğal dil, anadil kavramların beliriş ortamlarıdır ve ne olursa olsun herhangi bir içeriği, anlamı, imlemi anlatmak için tüm kaynaklar oradadır. Bu kaynaklar yeterli olmadığında, büyük sorun doğar: Düşünce dil ortamında devindiğine göre, her düşünce dilde anlatım bulduğuna göre, ‘dilde anlatım bulamayan bir düşünce’ durumunda sorun nedir? Daha iyisi: Acaba böyle bir sorun doğabilir mi? Kişinin kendisinin düşünebildiği ve başkalarının düşünemediği ‘evrensel olmayan’ bir kavram, düşünülen ve gene de dilin kaynaklarıyla evrensel olarak anlatılamayan bir ansal ürün olabilir mi? Hiç kuşkusuz sezgi, duyumsama, esin vb. gibi kimi ‘felsefecilerin’ bile yararlandıkları sanısında oldukları ‘bilme’ ya da ‘düşünme’ aygıtlarını, ve onlara bağlanan bulanıklık-sever eğilimleri bir yana atıyoruz. Kişi başkalarıyla paylaşmadığı özel bir deneyimi, duyguyu yaşayabilir. Bunu anlatması olanaksız olabilir. Bir duyum, kavramların tersine, kendini duyum olarak anlatmaya yetenekli değildir. İletişimi için kendisi kavrama gereksinir.

Düşünülen ancak dil yoluyla ve dil ortamında düşünülebilir. Eğer dilin kaynakları yeterli değilse, sorun kavramı anlatacak sözcüğü yaratmaktır, ve doğal dillerin evrimleri bu sorunun çaresine bakar. Derrida bir çocuk probleminin, henüz yalnızca birkaç kavramla dünyayı anlamaya çalışan ve böylece ancak kendine özgü çocuksu dünyasını, görüngüsünü tüm gerçeklik olarak algılayan bir çocuğun yaşadığı soruna benzer bir sorunun içindedir. Kavramlarını çözer, ve kavramsız bilincinde kendi yarattığı kuşkuculukla, kendi yarattığı irrasyonalizmle oynar. Bütünüyle açık, bütünüyle duru bir anlamı olan ve doğal us tarafından en kolay ve hiçbir güçlük olmaksızın anlaşılabilen bir sözcüğe (yapısızlaştırma, sökme, dağıtma, bozma, parçalama) sözde ‘yeni’ anlamlar ‘vermesi’ dilin evrensel-kavramsal doğası konusunda tam bilgisizlik zemininde başarılan ve onaylanan bir girişimdir. Ya sözcüğe şimdiden dilde bulunan bir anlamı verecektir (ki bunu keyfi olarak yapabilir, ama bu bir yenilik ya da buluş değildir), ya da Fransızca’da, kendi anadilinde henüz anlatım bulamamış bir kavram için bir anlatıcı, bir simge, bir sözcük bulacaktır. Kafası bu konularda bulanıklaşmış bir insan elbette sözcüğün çevirisinin güçlüğünden yakınacaktır, giderek bu kişisel saçmalıklarını ‘şiirsel’ bir sorun olarak bile görebilcektir (açıktır ki her bir dilin kendi özgünlüklerinden büyük ölçüde yararlanan şiirsel yapıtın bu biçimsel yanlarda çakışmayan diller arasında çevirisi bir kavramsal metnin çevirisinden büyük ölçüde ayrılır; ama ‘yapısızlaştırma’ ya da ‘sökme’ anlatımı hiç de şiirsel değildir). Sökme, yapıyı dağıtma, çözme, ortalığa saçma — böyle anlamlar sözcüğün hiç kuşkusuz hiç de estetik olmayan, ne olursa olsun güzel bir eylemi ve davranışı anlatmayan, aslında bilinci, kişinin ansal dünyasını kirleten doğal anlamlarıdır, ama tüm tek-yanlı çözümleme ediminde olduğu gibi burada da bir yoketmenin, bütünü yoketmenin eşiğine gelinir. Derrida sözcükten bu anlamı çalmaya, onu bu doğal anlamından yoksun bırakmaya çalışır. Bu kafası karışmış, düşünceleri yapısızlaştırılmış bir entelin her zamanki sorunudur. Ve yaygın bir duygudaşlıkla karşılanmasından daha anlaşılır birşey olamaz.

Bunun dışında, makineler, yapılar, araçlar vb. düzleminde değil ama kavramsal düzlemde kullanıldığında, yapısızlaştırma çözümleme ile sözcüğün tam anlamıyla aynı şeydir, çünkü çözümleme de yalnızca ‘söker.’ Ama çözümleme bir kavramı tüm başkalarından yalıttığını sandığı zaman, onu kendisinden başka her kavramdan soyutladığını sandığı zaman, o kavramın kendisini de olanaksızlaştırmayı istediğini anlamaz. Soyutlamanın olanaksız olduğunu anlamaz. İlişkisiz kavram kendi niteliğini, değerini, anlamını da yitirir. Yapısızlaştırma da tıpkı çözümleme gibi sonuçta soyut evrensele ulaşır. Bütünü dağıtır, ve parçaları öyle bırakır; bu düzeye dek postmodernistin bilinci bir soyutlamalar çöplüğüdür. Sık sık belirtildiği gibi, süreç yokedicidir, çünkü sökülen parçaların kendileri bütünün parçaları olmaya, ve böylece parçalar olmaya son verirler. Ne zaman bir parçadan söz etsek, bu bir bütünün göz önüne alındığını imler. Ama yapısızlaştırma mantığı bireşimi, bütünü varsayan çözümlemenin kuramsal değerinden de yoksundur. Bireşimi dışlayan tek-yanlı çözümleme—soyutlamacı anlağın bu düşüncesiz girişimi—onu yerine getiren görgücü bilincin amacının tam tersine ulaşır, bireysel / duyusal olana erişme çabasında tam tersine ‘‘evrensele,’’ ‘‘düşünceye,’’ ‘‘kavrama’’ erişir, ve böylece nasıl bireşimden yola çıkmışsa ve böylece kendinde bireşimse, sonucunda da yeniden bireşime açılır, kendinde yine bireşimden başka birşey değidir.

...

*Gerçekte görgücü çözümlemenin kendisi hiçbir zaman yalın olana ulaşamaz (dizel motoru örneğinde görüldüğü gibi), ve analitik bilinç tarafından yerine getirilişi yapısızlaştırma denilen şeyden ayrı değildir; ya da, ciddi anlamında alındığında, çözümleme yalnızca sanısal, sanal, soyut bir yalına ulaşabilir. Şöyle. Çözümlemenin hedefi yalına ulaşmaktır; yalın kendisinden başka hiçbirşeyi içermeyen, karışımsız, ayrımsız vb. bir soyutlanmışlık olacaktır. Böylece düşüncedir. Ama hiçbir düşünce, daha doğru olarak, hiçbir kavram salt kendisi değildir, ya da yalın değildir, çünkü kendi karşıtını imlemek zorundadır. Ama bu imlem olumsal değil, tersine mantıksaldır, ve zorunludur. (A.Y.)

Jacques Derrida - Bir Japon Dosta Mektup

Çeviren: Aziz Yardımlı

...

Sevgili Profesör Izutsu, son karşılaşmamızda size ‘‘deconstruction’’ sözcüğü üzerine kimi şematik ve ön düşünceler konusunda söz vermiştim. Tartıştığımız şey bu sözcüğün Japonca’ya olanaklı bir çevirisi için bir önsöylemdi, bir çeviri ki en azından, olanaklıysa, imlemlerinin ya da yananlamlarının olumsuz bir belirleniminden sakınmaya çalışacaktı. Soru öyleyse ‘yapısızlaştırma’nın ne olmadığı, ya da daha doğrusu ne olmaması gerektiği olacaktı. Bu ‘‘olanaklı’’ ve ‘‘gerek’’ sözcüklerinin altını çiziyorum. Çünkü eğer çeviri güçlükleri önceden görülebilirse (ve yapısızlaştırma sorusu ayrıca baştan sona çeviri sorusudur, kavramların diline, ‘‘batı metafiziği’’ denilen şeyin kavramsal bedenine ilişkin bir sorudur), kişi saf bir tutumla ‘‘yapısızlaştırma’’ sözcüğünün Fransızca’da belli bir duru ve ikircimsiz imleme karşılık düştüğüne inanarak başlamamalıdır. ‘‘Benim’’ dilimde daha şimdiden sözcük için şurada burada tasarlanabilecek şey ve kullanımın kendisi, sözcüğün yedekleri arasında ciddi [sombre] bir çeviri sorunu vardır. Ve daha şimdiden açıktır ki Fransızca’da bile, şeyler bir bağlamdan bir başkasına değişirler. Almanca’da, İngilizce’de ve özellikle Amerikan bağlamlarında durum özellikle böyledir, çünkü onlarda aynı sözcük önceden çok değişik yananlamlara, çekimlere ve duygusal değerlere bağlanmıştır. Çözümlemeleri ilginç olacaktır ve daha kendi başına bir incelemeyi hak eder.
Ben sözcüğü seçtiğim zaman, ya da o kendini bana dayattığı zaman — sanırım Grammatoloji Üzerine’deydi [De la Grammatologie] — ona beni o sıralar ilgilendiren söylemde böylesine özeksel bir rol yükleneceğini çok az düşündüm. Başka şeyler arasında Heidegger’in Destruktion ya da Abbau sözcüğünü kendi amaçlarım için çevirmeyi ve uyarlamayı istedim. Her biri bu bağlamda varlıkbilimin ya da Batı metafiziğinin temel kavramlarının yapısı ya da geleneksel mimarisi ile ilgili belli bir işlemi imliyordu. Ama Fransızca’da ‘‘destruction / yoketme’’ çok fazla açıkça bir ortadan kaldırmayı ya da olumsuz bir indirgemeyi imliyordu ve bu Heidegger’in yorumuna ya da önerdiğim okuma tipine olmaktan çok Nietzsche’nin ‘‘yıkma’’sına çok daha yakındı. Böylece onu bir yana attım. ‘‘Yapısızlaştırma’’ sözcüğünün (ki aklıma bütünüyle kendiliğinden gelmiş gibi görünüyordu) iyi Fransızca olup olmadığını araştırdığımı anımsıyorum. Onu Littré’de buldum. Dilbilgisel, dilbilimsel ya da diluzsal anlamların [portees] ‘‘düzeneksel’’ bir anlamla [portee ‘‘machinique’’] bağlı oldukları bulundu. Bu çağrışım çok talihli, ve ne mutlu ki en azından imlemek istediğim şeye uygun göründü. Belki de Littré’den kimi girişleri alıntılayabilirim.
‘‘Deconstruction: yapısızlaştırma eylemi. Dilbilgisi terimi. Bir tümcede sözcüklerin yapılarını düzensizleştirme. ‘Yapısızlaştırma üzerine, yapı demenin olağan yolu,’ Lemare, De la maniére d’apprendre les langues, bölüm 17, Cours de langue Latine’de. Deconstruire: 1. Bir bütünün parçalarını ayırmak. Bir makineyi başka bir yere aktarmak için sökmek. 2. Dilbilgisi terimi ... Şiiri yapısızlaştırmak, ölçünün bastırılmasıyla, düzyazıya benzer kılmak. Kesinlikle. (‘Kavram-öncesi dizgelerde, çeviri ile de başlanabilir ve üstünlüklerinden biri hiçbir zaman yapısızlaştırmaya gereksinmemektir,’ Lemare, a.y.) 3. Se deconstruire [kendini yapısızlaştırmak] ... yapısını gevşetmek. ‘Modern araştırmacılık bize göstermiştir ki zamansız Doğunun bir bölgesinde, eksiksizlik durumuna ulaşan bir dil yapısızlaştırılır [s’est deconstruite] ve insan anlığına doğal yalın bir değişim yasasına göre, kendi içersinden değiştirilir,’ Villemain, Preface du Dictionaire de l’Academie.’’
Doğallıkla tüm bunları Japonca’ya çevirmek zorunlu olacaktır, ama bu yalnızca sorunu erteler. Söylemeye gerek yok ki, eğer Littré tarafından sıralanan imlemlerin tümü ‘‘demek istediğim’’e [voulais-dire] eğinimleri nedeniyle beni ilgilendirmişlerse, bir bakıma eğretilemeli olarak yalnızca anlam modellerini ya da bölgelerini ilgilendirmişlerdir, yapısızlaştırmanın en hırslı konumunda özlem duyduğu şeyin bütünlüğünü değil. Bu dilbilimsel-dilbilgisel modele sınırlı değildir — düzeneksel bir model bir yana. Bu modellerin kendilerinin yapısızlaştırmacı sorgulamanın altına getirilmeleri gerekir. Bu ‘‘modellerin’’ ‘‘yapısızlaştırma’’ kavramı ve sözcüğü hakkındaki bir dizi yanlış anlamamanın arkasında oldukları doğrudur, çünkü onu bu modellere indirgeme yönünde bir kışkırtma vardır.
Belirtilmelidir ki sözcük Fransa’da seyrek olarak kullanılıyor ve büyük ölçüde bilinmiyordu. Belli bir yolda yeniden-yapılaştırılmalıydı, ve kullanım değeri o sıralar Grammatoloji Üzerine çevresinde ve temelinde üstlenilen söylem tarafından belirlenmiştir. Şimdi bu değere belli bir sağınlık vermeye çalışacağım — herhangi bir bağlamsal stratejiye karşı bir sığınak olarak kullanılan bir ilkel anlama ya da kökenbilime değil.
‘‘Bağlam’’ konusu üzerine birkaç sözcük daha. O sıralar yapısalcılık / structuralism egemendi. Yapısızlaştırma / Deconstruction aynı yönde gidiyor olarak göründü çünkü sözcük yapılara belli bir dikkati imliyordu (ki bunların kendileri yalnızca düşünceler, biçimler, bireşimler ya da dizgeler değillerdi). Yapısızlaştırma da yapısalcı bir konumdu ya da her ne olursa olsun yapısalcı sorunsal için belli bir gereksinimi varsayan bir konumdu. Ama aynı zamanda karşı-yapısalcı bir konumdu, ve talihi bir düzeye dek bu ikircime dayanır. Yapılar çözülecek, ayrıştırılacak, çökeltisizleştirilecekti (her tip yapı: dilbilimsel, ‘‘mantık-özeksel,’’ ‘‘ses-özeksel’’ — yapısalcılık o sıralar özellikle dilbilimsel modellerin ‘Saussure’ci de denilen bir yapısal dilbilimin denetimi altındaydı — toplumsal-kurumsal, politik, ekinsel ve herşeyden ve başından bu yana felsefi).
Bu, özellikle Birleşik Devletler’de, yapısızlaştırma motifinin ‘‘yapısalcılık-sonrası / poststructuralism’’ ile bağlanmasının nedeniydi (bir sözcük ki Birleşik Devletler’den ‘‘geri dönüşüne’’ dek Fransa’da bilinmiyordu). Ama yapıların çözülmesi, çözündürülmesi ve çökeltisizleştirilmesi / désedimentation, sorguladığı yapısalcı devimden daha tarihsel belli bir anlamda, olumsuz bir işlem değildi. Yoketme yerine, bir ‘‘ensemble’’ın nasıl oluşturulduğunu anlamak ve onu bu amaçla yeniden-yapılaştırmak da zorunluydu. Bununla birlikte, olumsuz görünüşü silmek (de-) sözcüğünün dilbilgisi tarafından düşündürülenden çok daha güçtür ve öyle kalır, üstelik bir ‘yıkma’dan çok doğuşsal bir yeniden-yapmayı [remonter] belirtebilse de. Sözcüğün, en azından kendi başına, bana hiçbir zaman doyurucu görünmemesinin nedeni budur (ama hangi sözcük doyurucudur), ve her zaman bütün bir söylem tarafından kuşatılmalıdır. Onu sonradan gerçekleştirmek güçtür, çünkü, yapısızlaştırma işinde, tıpkı burada yapmam gerektiği gibi, uyarıcı belirteçleri çoğaltmam ve tüm geleneksel felsefi kavramları bir yana bırakmam, ve bu arada en azından ‘silinmiş’ olarak onlara geri dönme zorunluğunu yeniden doğrulamam gerekiyordu. Dolayısıyla buna iveğenlikle bir tür olumsuz tanrıbilim denmiştir (bu ne doğru ne de yanlıştır ama burada tartışmaya girmeyeceğim).
Gene de, ve görünüşe karşın, yapısızlaştırma ne bir çözümleme ne de bir eleştiridir ve çevirisinin bunu dikkate alması gerekecektir. Özel olarak bir çözümleme değildir çünkü bir yapının sökülmesi bir yalın öğeye doğru, çözünemez bir kökene doğru bir gerileme değildir.*Bu değerler, çözümlemenin değerleri gibi, kendileri yapısızlaştırmaya konu olan ‘filosofem’lerdir [felsefi sorunlar, öğeler, ilkeler]. Ne de genel bir anlamda ya da Kantçı anlamda bir eleştiridir. Krinein ya da krisis örneği (karar, seçim, yargı, ayrımsama), tıpkı aşkınsal eleştirinin aygıtının tümü gibi, yapısızlaştırmanın özsel ‘‘temalarından’’ ya da ‘‘nesnelerinden’’ biridir.
Aynı şeyi yöntem konusunda da söyleyeceğim. Yapısızlaştırma bir yöntem değildir ve bir yönteme dönüştürülemez. Özellikle eğer sözcüğün uygulayımsal ve işlemsel imlemleri vurgulanırsa. Belli çevrelerde (üniversite çevreleri ya da ekinsel çevreler, özellikle Birleşik Devletler’de) zorunlu olarak yapısızlaştırma sözcüğünün kendisine bağlı görünen uygulayımsal ve yöntembilimsel ‘‘eğretileme’’ayartmayı ya da saptırmayı başarabilmiştir. Bu yüzden bu çevrelerde şu tartışma gelişmiştir: Yapısızlaştırma okuma için ve yorumlama için bir yöntembilim olabilir mi? Akademik kuruluşlar tarafından böyle mülk edinilmesine ve evcilleştirilmesine izin verilebilir mi?
Yapısızlaştırmanın belli bir yöntembilimsel araçsallığa ya da bir kurallar ve konum-değiştirebilir [transposable] yordamlar kümesine indirgenemeyeceğini söylemek yeterli değildir. Ne de her yapısızlaştırıcı ‘‘olay’’ın tekil ya da — her ne olursa olsun — bir deyim ya da imza gibi birşeye olanaklı olduğu ölçüde yakın kaldığını ileri sürmek bir işe yarayacaktır. Ayrıca açıkça belirtilmelidir ki yapısızlaştırma bir edim ya da işlem bile değildir. Yalnızca onunla ilgili olarak ‘‘edilgin’’ birşey olacağı için değil (Blanchot’nun dediği gibi, edilginlikten, etkinliğe karşıt olan edilginlikten çok edilgin). Yalnızca kendi başına karar verip onu bir nesneye, bir metne, bir temaya vb. uygulayacak bir bireye ya da kümeye geri dönmediği için değil.
Yapısızlaştırma yer alır, bir olaydır ki düşünüp taşınmayı, bilinci, ya da bir öznenin ya da giderek modernliğin örgütlenmesini beklemez. Kendisini yapısızlaştırır. ‘O’ yapısızlaştırılabilir. [Ça se deconstruit.] ‘‘O’’ [ça] burada ‘egolojik’ bir öznelliğe karşıt olan kişiselliksiz bir şey değildir. O yapısızlaştırmadadır (Littré ‘‘kendini yapısızlaştırmak [se deconstruire] ... yapısını yitirmek’’ der). Ve ‘‘se deconstruire’’deki ‘‘se,’’ ki bir benin ya da bir bilincin geçişliliği değildir, bütün bilmeceyi taşır. Bir sözcüğün çevirisine yardımcı olmak için onu daha duru kılmaya çalışırken, bununla yalnızca güçlükleri arttırdığımı görüyorum, segili dostum: ‘‘çevirmenin olanaksız görevi’’ (Benjamin). ‘‘Yapısızlar’’ tarafından bu da denmek istenir.
Eğer yapısızlaştırma ‘onun’ [ça] yer aldığı her yerde, birşeyin olduğu yerde yer alırsa (ve öyleyse anlama, ya da sözcüğün şimdiki ‘kitapsal’ anlamında metne sınırlı değilse), gene de sözcüğü ile, ayrıcalıklı temaları ile, devingen stratejisi ile vb. yapısızlaştırmanın bir motif olmakta olduğu zamanda, dünyamızda, modernlikte, olmakta olan yoluyla düşünmemiz gerekir. Bu soruya yalın ve biçimselleştirilebilir bir karşılığım yok. Tüm denemelerim bu yenilmez soru ile kapışma girişimleridir. Bunlar onun ılımlı semptomlarıdır, tıpkı o denli de geçici yorumlar olmaları gibi. Giderek, bir Heidegger şemasını izleyip, bir yapısızlaştırma-içinde-olma, kendini bir ve aynı zamanda başka ‘‘çığırlar’’da belirtecek ya da gizleyecek bir yapısızlaştırma-içinde-olma ‘‘çığırı’’nda olduğumuzu söylemeyi bile göze almayacağım. Bu ‘‘çığırlar’’ düşüncesi ve özellikle olmanın yazgısının bir toparlanması ve hedefinin ve saçılmalarının (Schicken, Geschick) birliği düşüncesi hiçbir zaman çok inandırıcı olmayacaktır.
Çok şematik olmak için ‘‘yapısızlaştırma’’ sözcüğünü tanımlamanın ve dolayısıyla çevirmenin güçlüğünün tüm yüklemlerin, tüm tanımlayıcı kavramların, tüm sözlük imlemlerinin, ve giderek sözdizimi eklemlemelerinin — ki bir kıpı için kendilerini bu tanıma ya da şu çeviriye ödünç veriyor görünürler — ayrıca doğrudan ya da başka türlü yapısızlaştırılmış ve yapısızlaştırılabilir oldukları vb. olgusundan kaynaklandığını söyleyeceğim. Ve bu bu yapısızlaştırma sözcüğü için de böyledir, tıpkı her sözcük için olduğu gibi. Of Grammatoloji Üzerine birlik ‘‘sözcüğünü’’ ve özellike ad biçiminde ona yüklenen tüm ayrıcalıkları sorguladı. Öyleyse sözcüğün bir ‘‘düşünce’’ye eşit olma yeteneksizliğini yalnızca bir söylem ya da daha doğrusu bir yazı giderebilir. ‘‘Yapısızlaştırma X’tir’’ ya da ‘‘yapısızlaştırma X değildir’’ tipindeki tüm tümceler a priori önemli olan noktayı kaçırırlar, ki en azından yanlış olduklarını söylemektir. Bildiğiniz gibi, metinlerimde ‘‘yapısızlaştırma’’ denilen şeyde önemli olan başlıca şeylerden biri tam olarak varlıkbilimin ve herşeyden önce şimdiki belirtici üçüncü kişinin sınarlanmasıdır: Ö Ydir.
‘‘Yapısızlaştırma’’ sözcüğü, tüm başka sözcükler gibi, değerini ancak olanaklı bir durumlar zincirine, çok şenlikli bir yolda bir ‘‘bağlam’’ denilen şeye yazılmasında kazanır. Benim için, yazmaya çalıştığım ve henüz çalışmakta olduğum şey için, sözcüğün ancak belli bir bağlam içersinde ilgisi vardır ki, orada kendini şunlarla değiştirir ve belirlenmeye bırakır: ‘‘ecriture,’’ ‘‘trace,’’ ‘‘differance,’’ ‘‘supplement,’’ ‘‘hymen,’’ ‘‘pharmakon,’’ ‘‘marge,’’ ‘‘entame,’’ ‘‘parergon,’’ vb. Tanım gereği, liste hiçbir zaman kapanamaz, ve yalnızca yetersiz olan ve yalnızca ekonomi nedenleriyle yapılan adları alıntıladım. Gerçekte, kimi metinlerimde kendi paylarına bu adları belirleyen tümceleri ve tümcelerin ara bağlantılarını alıntılamam gerekirdi.
Yapısızlaştırma ne değildir? hiç kuşkusuz herşey! Yapısızlaştırma nedir? hiç kuşkusuz hiçbirşey! Tüm bu nedenlere karşın, onun iyi bir sözcük [un bon mot] olduğunu düşünmüyorum. Hiç kuşkusuz güzel [beau] değildir. Kesinlikle yüksek düzeyde belirli bir durumda hizmet etmiştir. Olanaklı bir eşdeğerler zincirinde onun üzerine nelerin dayatılmış olduğunu bilebilmek için, özsel eksiksizliğine karşın, bu ‘‘yüksek düzeyde belirli durum’’un çözümlenmesi ve yapısızlaştırılması gerekecektir. Bu güçtür ve onu burada yapmayacağım. Daha şimdiden çok uzun olan mektubu sonlandırmak için son bir söz. Çevirinin kökensel dil ya da metin ile ilişki içinde ikincil ve türevsel bir olay olduğuna inanmıyorum. Ve ‘‘yapısızlaştırma,’’ şimdi dediğim gibi, özellikle bir eşdeğerler zincirinde yerine geçilebilecek bir sözcük olduğu için, o zaman bu bir dilden bir başka dile de yapılabilir. Şans, herşeyden önce ‘‘yapısızlaştırma(nın)’’ şansı, Japonca’da aynı şeyi (aynısını ve bir başkasını) söylemek için, yapısızlaştırmadan söz etmek için, ve başka bir yere, onun daha güzel de olacak bir sözcükte yazılmasına götürmek için, bir başka sözcüğün (aynı sözcük ve bir başkası) bulunabilmesi olacaktır. Ama daha güzel olacak olan başkasının bu yazılmasından söz ederken, açıkça çeviriyi şiir ile aynı risk ve şansı içeriyor olarak anlıyorum. ‘‘Şiir,’’ bir ‘‘şiir’’ nasıl çevrilir?

En iyi dileklerimle,
Jacques Derrida
(10 Temmuz 1983)

Jacques Derrida - Haydut Devletler

Filozof, yazar, EHESS’de (Ecole des hautes études en sciences sociales) profesör. Bu metin, yazarın Galilée (Paris) Yayınları'ndan Ocak 2003’de çıkacak olan Voyous adlı kitabından alınmıştır.

(çev. Doç. Dr. Melih Başaran)

...

Erkin kötüye kullanımı egemenlik kavramının yapısal bileşenidir.

Artık Haydut Devletler’den başka Devlet yok ve artık Haydut Devlet yok. Bu kavram, ait olduğu çağda hiç görülmemiş ölçüde korkutucu bir sınıra ve sona ulaşmış olacaktır. Bu son, başından itibaren hep yakındı. Rogue State (Haydut Devletler)(1) söz konusu olduğunda, söylenmek istenen nedir? Şu ya da bu rogue State’in sorumlu olduğu iddia edilen adaletsizlikleri, hukuğu yok sayma, saptırma ve yolundan çıkarma durumlarını ifşa etme durumundaki Amerika Birleşik Devletleri; uluslararası hukukun garantörü olduğunu söyleyen ve gerekli güce sahip olduğu için polis veya barışı sağlama operasyonları ve hatta savaş kararı hakkında söz sahibi olduğunu düşünen Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiki Devletler, işte bu Devletlerin kendileri, egemenlik gereği en önde gelen rogue State’tirler.

Bu durum; Chomsky veya Blum’un suçlamalarına dayanak teşkil edecek dosyaların oluşturulmasına gerek olmaksızın ve de Rogue States başlığı taşıyan kitapların yazılmasından önce de aynı şekildeydi (bu demek değildir ki adı geçen dosyalar gerekli veya aydınlatıcı değildir). Bunu ifade ederken, söz konusu cesur çalışmaları küçümsediğimiz anlaşılmasın; ancak özellikle egemenlik kavramının tarihi ve yapısı ve de söz konusu kavramın “mantığı” ile ilişkili kapsamlı bir siyasi düşüncenin yokluğundan üzüntü duyduğumuzu dile getirmek istiyoruz. Böyle bir “mantık” ortaya konduğunda; rogue State’lerle savaş durumunda olan Devletler’in kendilerinin, önsel olarak, en meşru egemenlikleri içinde, kendi erklerini kötüye kullanan birer rogue State olduğu gözler önüne serilecektir. Egemenliğin var olmasıyla birlikte, erkin kötüye kullanımı, ve rogue State de söz konusudur. Kötüye kullanım kullanmanın yasasıdır; paylaşmaksızın hükümran olabilen bir egemenliğin yasası, “mantığı” da bu şekilde işler. Daha açık olarak şöyle dile getirilebilir: Bu mantık, hükümran olmayan ancak çok kritik, kırılgan, stabil olmayan bir çizgi üzerinde başarabildiği içindir ki, sınırlı bir süre için bile olsa, paylaşmaksızın hükümran olmaya yönelir. Egemenlik sadece emperyal bir hegemonya yönelimi içinde olabilir. Bu süreyi kullanmak, zaten kötüye kullanmak anlamına gelmektedir; aynı burada benim de bir haydut gibi davrandığım şekilde. Dolayısıyla sadece Haydut Devletler var; ya gizilgüç olarak ya da fiilen. Devlet hayduttur. Her zaman, sanıldığından daha fazla Haydut Devlet söz konusudur. Daha fazla Haydut Devlet, kulağa nasıl geliyor?

Görünüşe bakılacak olursa, bu büyük dolayımın ardından, başlıkta sorulmuş olan soruya, “Güçlünün (h)aklı(lığı) (Haydut Devletler var mı?)” sorusuna “evet” yanıtı verme eğilimi ortaya çıkacaktır. Var değil mi? Evet varlar; ancak düşünüldüğünden ve dile getirildiğinden daha fazlalar, ve daima daha fazla olacaklar. İşte burada ilk beklenmedik dönüş karşımıza çıkıyor.(2)

Ama işte son tersine dönüş; en sonuncusu. Bir çark edişin, bir devrimin ya da bir revolving door’un en sonuncusu. Nasıl bir süreç bu? Başlangıçta bu yönde bir eğilim içinde olunacaktır, ama meşru olduğu kadar da kolay olan bu eğilime karşı direneceğim: Bütün Devletler’in Haydut Devletler olduğu yerde, eşkiya hakimiyetinin devletçi egemenliğin hükümranlığının ta kendisi olduğu yerde, artık sadece haydutların olduğu bir yerde, artık haydut yoktur düşüncesi.(3) Haydut yoktur.(4) Söylendiğinden veya ikna edilmeye çalışılandan daha fazla haydutun olduğu yerde, artık haydut yoktur. Ancak, ne kadar fazla haydut söz konusu ise o kadar az haydut olması, ve de “haydut yok” veya “haydut Devlet yok” deyimlerinin birbirinin karşıtı iki anlamı taşıması ile birlikte, “haydut” sözcüğünün anlam ve erimini bir bakıma kullanım dışı bırakan bu içrek zorunluluğun ötesinde, bir başka zorunluluk karşımıza çıkmaktadır: Sözcüğe yapılan göndermeye bir son verme, tanımladığı dönemin sınırlarını belirleme ve Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinden bazılarının bu sözcüğe sık ve yinelemeli olarak yapmış oldukları başvuruyu sınırlama zorunluluğu

Varsayımım şudur: Bu çağ, Güvenlik Konseyi’nin kurucu ve sürekli üyesi olan, aşırı silahlanmış iki süper gücün dünyada düzeni, nükleer ve devletlerarası bir terör dengesi ile hakim kılabileceklerine inandıkları ve adına soğuk savaş denilen bir savaşın sona ermesiyle başlamıştır; öte yandan Haydut Devletler deyimi sağda solda hâlâ kullanılmaya devam etse de, 11 Eylül günü, söz konusu deyimin geçersizliği ifade edilmekten öte, teatral, hatta medyatik-teatral bir şekilde onaylanmıştır (hiçbir kavramın karşılık gelmediği bir olaya kısa yoldan göndermede bulunmak için bu tarihi gerekli buluyorum; zaten bu olay iki tarafta da şu güçlü medyatik tiyatrolaştırma ile, yapısı itibariyle kamusal ve siyasi bir olay olarak; dolayısıyla yalnızca sınırsız bir merhamet ile eğilebileceğimiz kurbanların tüm trajedilerinin dışında kurgulanmıştır).

World Trade Center’ın iki kulesiyle birlikte, nihayetinde güven telkin edici olan Haydut Devletler suçlamasını gerekli ve anlamlı kılan bütün bir mantıksal, anlambilimsel, retorik, hukuki siyasi kurgulama da gözle görülür şekilde yıkılmış oldu. Sovyetler Birliği’nin çöküşü üzerinden çok geçmeden (“çöküş” diyoruz, çünkü bu çöküşte iki kulenin çöküşünün ilk öncülleri, ilk merhaleleri bulunmaktadır), 1993 tarihinde iktidara gelir gelmez Clinton, Birleşmiş Milletler’e, ülkesinin bu durumlarda uygun gördüğü istisnai 51. maddeyi işleteceğini, ve -alıntılıyorum- Amerika Birleşik Devletleri’nin “mümkün olduğunda çoktaraflı, ama gereklilik durumunda tektaraflı olarak” hareket edeceğini bildirerek, Haydut Devletler’e karşı baskı ve yaptırım politikasını başlatmış oluyordu.

Bu bildiri, Birleşmiş Milletler nezdindeki elçiliği sırasında Madeleine Albright, ve savunma işleri sekreteri William Cohen tarafından birçok kere yinelendi ve onaylandı. Cohen, ABD’nin hayati çıkarları (bu hayati çıkarlardan şunu anlıyordu -alıntıyorum- “ensuring inhibited acces to key marlets, energy supplies, and strategic resources” ve de bir “domestic juridiction” tarafından hayati çıkar olarak belirlenmiş olan her şey) söz konusu olduğunda Haydut Devletler’e karşı tektaraflı olarak askeri müdahaleye (dolayısıyla BM’in veya Güvenlik Konseyi’nin önceden bir mutabakatı olmaksızın) hazır olduklarını bildiriyordu. Demek ki ABD’nin; çıkarları ile çelişen her Devlet’e saldırmak, onu sarsmak veya yıkmak için iyi bir nedene sahip olabilmesi ve haklı sayılabilmesi açısından, Amerikalıların ABD içerisinde ve kimseye danışmaksızın, bu durumu “hayati çıkarları”nın gerekliliği olarak değerlendirmeleri yeterli olacaktır.

ABD'nin Söylediği

Bu egemen tektaraflılığı, egemenliğin bu paylaşılmazlığını, normal ve demokratik bir kurum olarak kabul edilen Birleşmiş Milletler'in bu şekilde ayaklar altına alınmasını meşru kılmak, bu en güçlünün h(aklı)lığına hak vermek için gerekli olan şey, demek, saldırgan veya tehditkâr olarak görülen bir Devlet’in Haydut Devlet olarak hareket ettiğini ilan etmektir. Robert S. Litwak şöyle ifade ediyordu: “A rogue State, is whoever The United States says it is” [“Bir Haydut Devlet, ABD’nin öyle olduğunu söylediği Devlet’tir”]. ABD, kendisinin tektaraflı hareket edeceğini ilan ettiğinde, kendisini bir Haydut Devlet olarak tanımlıyordu. ABD bu şekilde hareket etme serbestliğini, yani kendisini korumak amacıyla “uluslararası terörizm” olarak adlandırılan duruma karşı dünya çapında gerekli gördüğü tüm önlemleri alma iznini BM'den resmi olarak 11 Eylül’de kazanmış oldu.

Ancak 11 Eylül’de gerçekleşen veya açığa çıkan, onaylanan tam olarak ne idi? Az çok haklı olarak, bu olay üzerine söylenmişlerin (bunlar üzerine yeniden dönmeyeceğim) ötesinde, o gün aydınlığa kavuşmuş olan ve iddia edildiği kadar öngörülemez olmayan neydi? Şu kaba gerçek zaten çok açıktı: Soğuk Savaş sonrası, mutlak tehdit artık bir Devlet biçiminde ortaya çıkmayacaktı. Soğuk Savaş sırasında, terör içinde bir dengelenmeyle, bu tehdit iki süper gücün denetimi altında iken, ABD ve onun müttefiki ülkeler dışında nükleer potansiyelin dağılımı artık hiçbir Devlet tarafından denetlenebilir değildi. Etkileri sınırlandırılmaya çalışılsa da; 11 Eylül’de ABD’de ve dünyada bir travma yaşanmış ise, bir çok belirtinin açıkça gösterdiği gibi, bu travma geleneksel olarak travma nedeni sanılan şeyden, yani geçmişte fiili olarak olmuş bir olayın ortaya çıkardığı bir yaralanma etkisinden ibaret değildi; fakat bu olay şimdiki zamanda gerçekleşiyor, daha korkunç ve gelmesi muhtemel olan bir tehdidin yadsınamaz kavrayışı içinde her an bir kez daha yinelenme tehlikesi taşıyordu.

Travma gelecekten geldiği için sürekli yaralayıcıdır ve şifası yoktur. Sanal olan da yaralar. Travma, henüz fiili bir şekilde gerçekleşmemiş, kendini haber verişinin işareti dışında henüz meydana gelmemiş bir yaralanmanın olduğu yerde meydana gelmiştir. Travmanın zamansallığı gelecek’ten kopup gelir. Oysa gelecek, sadece başka kulelerin veya benzer yapıların olası çöküşü, veya bakteriyolojik, kimyasal veya “bilişimsel”, vb. bir saldırı olasılığından ibaret değildir. Tabii bütün bunlar da asla gözardı edilmemelidir. Ancak gelebilecek olan en kötü şey; ABD’nin, yani egemenliği aşikâr olsa da yine de kırılgan, bunalımdaki bir demokratik Devlet’in, diğer normal ve egemen Devletler’in dünya düzeninin tek ve nihai bekçisi, garantörü olarak varsayılan bir Devlet’in devlet mekanizmasını yıkma tehdidinde bulunacak bir nükleer saldırıdır. Bu olası nükleer saldırı, diğer kimyasal, bakteriyolojik, bilişimsel saldırıları dışlamaz ve diğerleri de ona eşlik edebilir.

Oysa bu tür saldırılar, rogue State deyiminin ortaya çıkmasından sonra, çok erken bir tarihten itibaren göz önünde bulundurulmaya başlanmıştı. Ne var ki bunlar, kökenleri itibariyle, hep devlet yapılarıyla ve dolayısıyla örgütlü, durağan, yerleşik, saptanabilir, yeri tayin edilebilir, yeri yurdu olan güçlerle özdeşleştirilmiş, ve de bu güçlerin intihar eğilimli olamayacağı sebebiyle veya böyle varsayıldıkları için, bunların caydırıcı silahlara karşı duyarlı olacakları düşünülmüştür. 1998’de, Beyaz Saray sözcüsü Newt Gingric; erkin SSCB’de bürokratik ve kolektif bir şekilde, dolayısıyla intihar eğilimli olmayan bir tarzda kullanılması nedeniyle, Devlet’in caydırıcı politikalara duyarlı olması sonucu, SSCB’nin güven verici olduğunu büyük bir açıksözlülükle dile getiriyordu. Ancak hemen ardından, günümüzde aynı şeyin, dünyadaki birkaç rejim için söylenemeyeceğini ekliyordu. Oysa şunu da ifade etmeliydi: Bu güçler artık, bir Devlet veya bir rejim tarzında değildir ve bir millete veya bir toprağa bağlı yerleşik örgütlenme biçimine de sahip değildir.

Bizzat kendim, New York’ta, 11 Eylül'ü izleyen günlerde, Kongre üyelerinin Beyaz Saray'a yapılacak bir saldırının Devlet mekanizmasını ve hukuk devletini temsil eden her şeyi birkaç saniye içinde yok etmemesi için alınmış olan gerekli teknik önlemleri sıraladıklarını televizyonda gördüm: Hiçbir şekilde, örneğin Birlik'in durumu üzerine yapılan başkanlık bildirgesi gününde olduğu gibi, başkan, başkan yardımcısı ve Kongre’nin tamamının aynı yerde aynı zamanda bulunmamaları gerekmekteydi. Bu mutlak tehdidin üstesinden, Soğuk Savaş döneminde benimsenen iki strateji teorisiyle gelmek mümkündü. Ama artık olası tehdidin, kurulu bir Devlet’ten, hatta Haydut Devlet olarak bile tanımlanamayacak potansiyel bir Devlet’ten gelmediği bir noktada, bu tehdidi denetim altına almak olanaksızdı. Bu olgu, savaş sözcüğünü kullanmayı, ve “uluslararası terörizme karşı savaş”ın, terörizme finansal, lojistik destek veya korunaklı bir liman (orada denildiği gibi, teröristlere sponsor veya liman olmak) sağlayan belirli Devlet’leri hedeflemesi gerektiği durumunu meşru kılmak için girişilen bütün retorik sarfiyatı (askeri harcamalardan söz bile etmiyorum) boş ve gereksiz kılıyordu.

Haydut Devletler'i Saptamak

“Terörist” Devlet'leri veya Haydut Devletler'i saptamak için girişilen bütün bu çabalar; mutlak tehdidin herhangi bir Devlet’ten, ne çeşit olursa olsun herhangi bir devletsel yapılanmadan kaynaklanmadığı veya bunların denetimi altında olmadığı gerçeği karşısında duyulan mutlak kaygı, panik veya terör duygusunu yadsımaya yönelik “aklîleştirmeler”dir.(5) Bu özdeşleştirici yansıtma yoluyla; nükleer güçlerin veya kitlesel imhâ silahlarının gizli bir şekilde üretildiğini, bunların hiçbir Devlet’e -hatta hiçbir Haydut Devlet’e bile- bağlı olmayan birtakım yerlerde ulaşılabilir olduğunu gizlemeleri, her şeyden önce de kendilerinden gizlemeleri gerekiyordu. Umutsuz bir şekilde Haydut Devletler’i teşhis etmeye çalışarak, tıpkı savaş (eski, yaşlı Avrupa hukukunda yeri olan bir kavram) ve terörizm gibi can çekişmekte olan bütün bu kavramları yaşatmaya yönelik bütün bu çabalar gibi, bu çırpınışlar, bu “aklîleştirmeler” ve yadsımalar boşu boşuna kendi kendilerini yiyip bitirirler. Burada artık ne klasik anlamda uluslararası bir savaş (çünkü ABD’ye karşı ne bir Devlet savaş ilan etmiştir ne de bir Devlet olarak kalarak böyle bir savaşa girişmiştir), ne bir iç savaş (çünkü artık burada eski haliyle hiçbir Ulus-Devlet mevcut değildir), ne de Schmitt’in şu ilginç kavramı anlamında bir “partizanlar savaşı” söz konusu olacaktır; çünkü burada artık bir toprak işgaline karşı direniş hareketi, devrimci bir savaş veya sömürge haline getirilmiş bir Devlet’i özgürleştirmek ve yeni bir Devlet kurmak için bir kurtuluş savaşı söz konusu değildir. İşte bu benzer nedenlerden dolayı eskiden haklı olarak “devrimci savaşlar”la, “kurtuluş savaşları”yla veya “partizan savaşları”yla, yani esas meselenin, ufkun ve zeminin daima Devlet olduğu bu savaşlarla ilişkilendirilmiş olan bu kavram, tutarlılıktan yoksun bulunacaktır.

Demek oluyor ki, artık Haydut Devletler’den başka Devlet yok ve artık Haydut Devlet yok. Bu kavram, ait olduğu çağda hiç görülmemiş ölçüde korkutucu bir sınıra ve sona ulaşmış olacaktır. Bu son, başından itibaren hep yakındı. Ortaya koyduklarım, bir bakıma kavramsal olan bütün bu işaretlere bir yenisini; başka bir düzenin gelişine dair bir belirtiyi taşıyan şu söylemi eklemeli: Clinton döneminde, bu retorik stratejiyi yoğunlaştırıp hızlandıranlar, ve şeytani rogue State deyimini gereğinden fazla kullananlar, sonunda, 19 Haziran 2000 günü halkın önünde en azından bu sözcükten vazgeçmeye karar verdiklerini ilan etmişlerdir. Madeleine Albright, State Departement’ın bu adlandırmayı artık uygun bir adlandırma olarak görmediğini, ve artık bundan böyle, daha tarafsız ve daha ılımlı bir ifade olan States of concern'in kullanılacağını bildirmiştir.

Peki, tüm ciddiyetinizi koruyarak States of concern deyimini ne şekilde çevirebilirsiniz?(6) Diyelim, “zihnimizi işgal eden Devletler, başımıza dert olan Devletler, ama aynı zamanda durumlarının ciddi bir şekilde bizi kaygılandırması, ilgilendirmesi gereken Devletler.(7) Durumları hem tıbbi hem de hukuki anlamda ele alınması gerekenler.(8) Gerçekte bu adlandırmadan vazgeçilmesi durumu füzesavar savunma sistemi ve bütçesi ile ilişkili gerçek bir krizin habercisidir. Neden sonra, Bush sağda solda bu deyimi güncelleştirmeye kalkıştıysa da, deyim, şüphesiz bir daha kullanılmamak üzere devre dışı kaldı. Bu en azından benim, nihai sebebini -ve de dipsiz dibini- ortaya koymaya çalıştığım kendi varsayımım. “Haydut” sözcüğü terk edildi ve bu terk edişin bir hikayesi ve geçmişi var, rogue sözcüğü gibi o da ebedi değil.

Ancak “eşkıya” ve rogue, gerçekte öncelemiş olacakları “Haydut Devletler”in ve “rogue State”lerin ortadan kaybolmasından sonra bir süre daha varlıklarını sürdürecekler.


(1) “Rogue” veya Fransızca’daki “voyou” deyimini, deyimin günlük siyasi literatüre geçmiş şekliyle “haydut” diye çeviriyoruz. Ancak makalenin içeriği, genel olarak “egemenlik” ve “hükümran olma” sorunuyla ilişkisi bakımından, Anadolu kültüründeki bazı çağrısımlarla da uygunluğu bakımından “eşkıya” deyimi de yerinde olacaktır (“eşkıya hükümran olmaz”,vb.). Ancak “voyou” deyimi, sadece dar bir siyasi içeriğe sahip olmayıp, “serseri”, “yaramaz”, “haylaz”, “kabadayı”, “külhani” anlamlarında, hatta edebiyatta örneğin bir Rimbaud veya bir Verlaine’in konumları için de mecazi olarak kullanılır.(ç.n.)
(2) Derrida, birazdan geri döneceği gibi, New York’un ikiz kulelerini çağrıştıran bu “tour” (kule), “retournement” (ters-yüzedilme; uçak kaçırma), hatta uçuşu (“vol”; ama aynı zamanda “hırsızlık”) çağrıştıran “volte” (volta; ama diyalektiğin evrelerini çağrıştıran “avatar”, “merhale”) ve “révolution” (devrim) sözcükleri arasında bir ağ örüyor. (ç.n.)
(3) Söz konusu “ters-yüz olma”nın ardında, karşıtların birbirine dönüşmesini Fransızca deyimsellikte örnekleyen “plus de voyou” deyimini görüyoruz. Yazılı şekliyle, iki karşıt anlama birden, hem “daha fazla haydut” hem de “artık haydut yok” anlamına gelen deyim okunuş sırasında “plus” sözünün “plü” (yok) veya “plüz” (fazla) şeklinde okunmasına göre ayrışır. (ç.n.)
(4) Metinde italikle, dolayısıyla yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı çevrilemez. (ç.n.)
(5) “Rationalization”: Freud psikanalizinin psişik “savunma mekanizmaları”ndan biri. (ç.n.)
(6) Şüphesiz çeviremez. Bir çeviri denemesinde, bütün sınıf zincirleme kahkahalara boğuluyoruz. İşte gelen çeviri önerilerinden birkaçı: “malûm Devletler”, “ismi lazım değil Devletler”, “onlar kendilerini bilir (Devletler)”… (ç.n.)
(7) Derrida
(8) “Durumu”yla “tıbbi” olarak ilgilenilen Devlet, (ilk) “Körfez Savaşı”nın öteki adının “Cerrahi Operasyon” (opération chirurgicale) olduğu hatırlanırsa açığa kavuşur.