Düşünülen ancak dil yoluyla ve dil ortamında düşünülebilir. Eğer dilin kaynakları yeterli değilse, sorun kavramı anlatacak sözcüğü yaratmaktır, ve doğal dillerin evrimleri bu sorunun çaresine bakar. Derrida bir çocuk probleminin, henüz yalnızca birkaç kavramla dünyayı anlamaya çalışan ve böylece ancak kendine özgü çocuksu dünyasını, görüngüsünü tüm gerçeklik olarak algılayan bir çocuğun yaşadığı soruna benzer bir sorunun içindedir. Kavramlarını çözer, ve kavramsız bilincinde kendi yarattığı kuşkuculukla, kendi yarattığı irrasyonalizmle oynar. Bütünüyle açık, bütünüyle duru bir anlamı olan ve doğal us tarafından en kolay ve hiçbir güçlük olmaksızın anlaşılabilen bir sözcüğe (yapısızlaştırma, sökme, dağıtma, bozma, parçalama) sözde ‘yeni’ anlamlar ‘vermesi’ dilin evrensel-kavramsal doğası konusunda tam bilgisizlik zemininde başarılan ve onaylanan bir girişimdir. Ya sözcüğe şimdiden dilde bulunan bir anlamı verecektir (ki bunu keyfi olarak yapabilir, ama bu bir yenilik ya da buluş değildir), ya da Fransızca’da, kendi anadilinde henüz anlatım bulamamış bir kavram için bir anlatıcı, bir simge, bir sözcük bulacaktır. Kafası bu konularda bulanıklaşmış bir insan elbette sözcüğün çevirisinin güçlüğünden yakınacaktır, giderek bu kişisel saçmalıklarını ‘şiirsel’ bir sorun olarak bile görebilcektir (açıktır ki her bir dilin kendi özgünlüklerinden büyük ölçüde yararlanan şiirsel yapıtın bu biçimsel yanlarda çakışmayan diller arasında çevirisi bir kavramsal metnin çevirisinden büyük ölçüde ayrılır; ama ‘yapısızlaştırma’ ya da ‘sökme’ anlatımı hiç de şiirsel değildir). Sökme, yapıyı dağıtma, çözme, ortalığa saçma — böyle anlamlar sözcüğün hiç kuşkusuz hiç de estetik olmayan, ne olursa olsun güzel bir eylemi ve davranışı anlatmayan, aslında bilinci, kişinin ansal dünyasını kirleten doğal anlamlarıdır, ama tüm tek-yanlı çözümleme ediminde olduğu gibi burada da bir yoketmenin, bütünü yoketmenin eşiğine gelinir. Derrida sözcükten bu anlamı çalmaya, onu bu doğal anlamından yoksun bırakmaya çalışır. Bu kafası karışmış, düşünceleri yapısızlaştırılmış bir entelin her zamanki sorunudur. Ve yaygın bir duygudaşlıkla karşılanmasından daha anlaşılır birşey olamaz.
...
*Gerçekte görgücü çözümlemenin kendisi hiçbir zaman yalın olana ulaşamaz (dizel motoru örneğinde görüldüğü gibi), ve analitik bilinç tarafından yerine getirilişi yapısızlaştırma denilen şeyden ayrı değildir; ya da, ciddi anlamında alındığında, çözümleme yalnızca sanısal, sanal, soyut bir yalına ulaşabilir. Şöyle. Çözümlemenin hedefi yalına ulaşmaktır; yalın kendisinden başka hiçbirşeyi içermeyen, karışımsız, ayrımsız vb. bir soyutlanmışlık olacaktır. Böylece düşüncedir. Ama hiçbir düşünce, daha doğru olarak, hiçbir kavram salt kendisi değildir, ya da yalın değildir, çünkü kendi karşıtını imlemek zorundadır. Ama bu imlem olumsal değil, tersine mantıksaldır, ve zorunludur. (A.Y.)