4 Eylül 2008 Perşembe

Aziz Yardımlı - "Bir Japon Dosta Mektup" çevirisine ön not

İnsanın bilme yetisi belirli kavramları kullanma yetisidir. Kavramların nesnel olgusallık karşısında sınırlı, yeterli, uygun vb. olup olmadıkları sorusu bir yana, doğal dil, anadil kavramların beliriş ortamlarıdır ve ne olursa olsun herhangi bir içeriği, anlamı, imlemi anlatmak için tüm kaynaklar oradadır. Bu kaynaklar yeterli olmadığında, büyük sorun doğar: Düşünce dil ortamında devindiğine göre, her düşünce dilde anlatım bulduğuna göre, ‘dilde anlatım bulamayan bir düşünce’ durumunda sorun nedir? Daha iyisi: Acaba böyle bir sorun doğabilir mi? Kişinin kendisinin düşünebildiği ve başkalarının düşünemediği ‘evrensel olmayan’ bir kavram, düşünülen ve gene de dilin kaynaklarıyla evrensel olarak anlatılamayan bir ansal ürün olabilir mi? Hiç kuşkusuz sezgi, duyumsama, esin vb. gibi kimi ‘felsefecilerin’ bile yararlandıkları sanısında oldukları ‘bilme’ ya da ‘düşünme’ aygıtlarını, ve onlara bağlanan bulanıklık-sever eğilimleri bir yana atıyoruz. Kişi başkalarıyla paylaşmadığı özel bir deneyimi, duyguyu yaşayabilir. Bunu anlatması olanaksız olabilir. Bir duyum, kavramların tersine, kendini duyum olarak anlatmaya yetenekli değildir. İletişimi için kendisi kavrama gereksinir.

Düşünülen ancak dil yoluyla ve dil ortamında düşünülebilir. Eğer dilin kaynakları yeterli değilse, sorun kavramı anlatacak sözcüğü yaratmaktır, ve doğal dillerin evrimleri bu sorunun çaresine bakar. Derrida bir çocuk probleminin, henüz yalnızca birkaç kavramla dünyayı anlamaya çalışan ve böylece ancak kendine özgü çocuksu dünyasını, görüngüsünü tüm gerçeklik olarak algılayan bir çocuğun yaşadığı soruna benzer bir sorunun içindedir. Kavramlarını çözer, ve kavramsız bilincinde kendi yarattığı kuşkuculukla, kendi yarattığı irrasyonalizmle oynar. Bütünüyle açık, bütünüyle duru bir anlamı olan ve doğal us tarafından en kolay ve hiçbir güçlük olmaksızın anlaşılabilen bir sözcüğe (yapısızlaştırma, sökme, dağıtma, bozma, parçalama) sözde ‘yeni’ anlamlar ‘vermesi’ dilin evrensel-kavramsal doğası konusunda tam bilgisizlik zemininde başarılan ve onaylanan bir girişimdir. Ya sözcüğe şimdiden dilde bulunan bir anlamı verecektir (ki bunu keyfi olarak yapabilir, ama bu bir yenilik ya da buluş değildir), ya da Fransızca’da, kendi anadilinde henüz anlatım bulamamış bir kavram için bir anlatıcı, bir simge, bir sözcük bulacaktır. Kafası bu konularda bulanıklaşmış bir insan elbette sözcüğün çevirisinin güçlüğünden yakınacaktır, giderek bu kişisel saçmalıklarını ‘şiirsel’ bir sorun olarak bile görebilcektir (açıktır ki her bir dilin kendi özgünlüklerinden büyük ölçüde yararlanan şiirsel yapıtın bu biçimsel yanlarda çakışmayan diller arasında çevirisi bir kavramsal metnin çevirisinden büyük ölçüde ayrılır; ama ‘yapısızlaştırma’ ya da ‘sökme’ anlatımı hiç de şiirsel değildir). Sökme, yapıyı dağıtma, çözme, ortalığa saçma — böyle anlamlar sözcüğün hiç kuşkusuz hiç de estetik olmayan, ne olursa olsun güzel bir eylemi ve davranışı anlatmayan, aslında bilinci, kişinin ansal dünyasını kirleten doğal anlamlarıdır, ama tüm tek-yanlı çözümleme ediminde olduğu gibi burada da bir yoketmenin, bütünü yoketmenin eşiğine gelinir. Derrida sözcükten bu anlamı çalmaya, onu bu doğal anlamından yoksun bırakmaya çalışır. Bu kafası karışmış, düşünceleri yapısızlaştırılmış bir entelin her zamanki sorunudur. Ve yaygın bir duygudaşlıkla karşılanmasından daha anlaşılır birşey olamaz.

Bunun dışında, makineler, yapılar, araçlar vb. düzleminde değil ama kavramsal düzlemde kullanıldığında, yapısızlaştırma çözümleme ile sözcüğün tam anlamıyla aynı şeydir, çünkü çözümleme de yalnızca ‘söker.’ Ama çözümleme bir kavramı tüm başkalarından yalıttığını sandığı zaman, onu kendisinden başka her kavramdan soyutladığını sandığı zaman, o kavramın kendisini de olanaksızlaştırmayı istediğini anlamaz. Soyutlamanın olanaksız olduğunu anlamaz. İlişkisiz kavram kendi niteliğini, değerini, anlamını da yitirir. Yapısızlaştırma da tıpkı çözümleme gibi sonuçta soyut evrensele ulaşır. Bütünü dağıtır, ve parçaları öyle bırakır; bu düzeye dek postmodernistin bilinci bir soyutlamalar çöplüğüdür. Sık sık belirtildiği gibi, süreç yokedicidir, çünkü sökülen parçaların kendileri bütünün parçaları olmaya, ve böylece parçalar olmaya son verirler. Ne zaman bir parçadan söz etsek, bu bir bütünün göz önüne alındığını imler. Ama yapısızlaştırma mantığı bireşimi, bütünü varsayan çözümlemenin kuramsal değerinden de yoksundur. Bireşimi dışlayan tek-yanlı çözümleme—soyutlamacı anlağın bu düşüncesiz girişimi—onu yerine getiren görgücü bilincin amacının tam tersine ulaşır, bireysel / duyusal olana erişme çabasında tam tersine ‘‘evrensele,’’ ‘‘düşünceye,’’ ‘‘kavrama’’ erişir, ve böylece nasıl bireşimden yola çıkmışsa ve böylece kendinde bireşimse, sonucunda da yeniden bireşime açılır, kendinde yine bireşimden başka birşey değidir.

...

*Gerçekte görgücü çözümlemenin kendisi hiçbir zaman yalın olana ulaşamaz (dizel motoru örneğinde görüldüğü gibi), ve analitik bilinç tarafından yerine getirilişi yapısızlaştırma denilen şeyden ayrı değildir; ya da, ciddi anlamında alındığında, çözümleme yalnızca sanısal, sanal, soyut bir yalına ulaşabilir. Şöyle. Çözümlemenin hedefi yalına ulaşmaktır; yalın kendisinden başka hiçbirşeyi içermeyen, karışımsız, ayrımsız vb. bir soyutlanmışlık olacaktır. Böylece düşüncedir. Ama hiçbir düşünce, daha doğru olarak, hiçbir kavram salt kendisi değildir, ya da yalın değildir, çünkü kendi karşıtını imlemek zorundadır. Ama bu imlem olumsal değil, tersine mantıksaldır, ve zorunludur. (A.Y.)